Günlerdir yüreğimizin yandığı, aczimizin ve çaresizliğimizin yüzümüze vurduğu, inme gibi içimize indiği ve oturduğu gün ve saatleri yaşıyoruz. Çaresizlik elbette bir çeşit acizlik.. Kulaklarımız sağır, gözlerimiz kör, dillerimiz tutkun, ellerimiz bağlı.. Sadece olan biteni yaşlı gözlerle, kırık gönüllerle izlemekteyiz.. Yüreklerimizin derinliklerinden gelen bir duâ veya bir bedduâ bile yok sanki!..
Televizyonlarımızın ekranları kandan görünmüyor! Beş yaşındaki çocuk babasının kucağında veya annesinin yanıbaşında, yol ortasında bütün dünyanın gözleri önünde vurulup can veriyor! Adı Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin, Ayşe, Fatma, Hatice…! Su mu akıyor, kan mı? Ölen kim!? İnsan mı, hayvan mı!? Çocuklar niçin öldürülüyor, kadınlar niçin öldürülüyor, ömrünü tamamlamış ninelerden dedelerden kim ne istiyor? İnsanların oturdukları evler de mi lânetli yoksa !?.. Niçin insanların evleri başlarına yıkılıyor? Yürekler tandır gibi kararmış adeta, taş gibi katılaşmış.. Sevginin, aşkın, merhametin adı silinmiş yeryüzünden sanki..
Bir “11 Eylül tiyatrosu” da Filistin’de, Gazze’de ve Kudüs’te sahneleniyor şimdilerde.. İnsanlar çaresizlik içinde ölüyorlar.. Hastane bombalanması hangi dinde var dostlar, söyler misiniz?! Çocuk öldürmek insanlığın neresinde var?! İnsanlar aç! İnsanları çepeçevre ölüm korkusu kuşatmış.. Ve birer birer ölüyor insanlar, çocuklar öldürülüyor. Diri diri boğazlanıyor insanlar.. Yıllar önce aynı manzaraları Bosna’da seyretmiştik oysa.. Sinemada filim izler gibi.. Naklen savaşlar! Ölüm sahneleri! Bu savaşın adı nedir dostlar? Bilen var mı? Anlaşılan o ki zulmün medeniyeti yok, dini yok, milliyeti yok..
Seni de vururlar bir gün ey Acı Uçuşup durduğun kanatlarından Sazın, sözün, türkülerin tükenir Ellerin koynunda kalakalırsın
Şakaklarına kar yağıyor bilesin ey Acı Gül açan yüzlerimizde Göğeriyor rengin senin de
Biz seni Tâ eskilerden tanırız Hani göğüslerimize taş olur inerdin Avuçlarımızda Hira Dağı’ydın Al atların tan yerine ayarlanmış yelelerinde Akdeniz rüzgarlarına karışan sendin
Biliyorum Hiçbir tarih yazmayacak Ve bir sır gibi kalacak yakılan kitaplarda Göbek bağı anasından henüz çözülmemiş bebelerimize Mitralyözlerin Washington’dan ayarlandığını
Seni de vururlar bir gün ey Acı Filistin’de sapan taşlı çocuklar Dalın, kolun, fidelerin budanır Kuru bir kütükle kalakalırsın
Ey insan Ey insanlık Ayağa kalk
Kolları ve bacakları budanmış delikanlıları Boyunları gövdesinden ayrılmış insanları Gözleri uyur gibi kapanmış, kan pıhtıları içindeki bu çocukları Gelişmiş laboratuarlarınızda dikkatle inceleyin
Ve bir gün Bu dünya Gül bahçesine dönecek Bunu böyle bilin; ve Unutmayın…
Evet, gözler Peygamberler şehri Kudüs üzerinde şimdi.. Müslümanların ilk kıblesinde.. Kudüs, ateşten bir gömlek! Kudüs, rüya şehir.. Bir simge.. Bir yüce mânâ.. Hz. Süleyman’ın Kudüs’ü, Hz. Mûsâ’nın Kudüs’ü, Hz. Ömer’in Kudüs’ü ve Osmanlının Kudüs’ü.. Kudüs’ü yüreğiyle fetheden Selahaddin-i Eyyubi’nin Kudüs’ü.. Cadde ve sokakları, evlerinin ve mabedlerinin duvarları artık kandan, top-tüfek dumanından görünmeyen çilekeş şehir! Kudüs! Bütün dinlerin sevgilisi.. Bizim en sevgilimiz! Hz. Peygamberi konuk edip göklere, yüceler yücesine uğurlayan kutlu mekân, mübarek belde! Ey güzel şehir .. Dualarımız hep aynı : Tanrım seni korusun!.. Bitsin bu acılar, bitsin bu kan ve gözyaşı.. Yüzün gülsün artık senin de ey bahtsız şehir!
Hiç şüphe yok ki ateşi güle çeviren güç, bir gün görünecektir. Yüreği yanmış yetimlerin feryatları, bir gün sağır kulakları delecektir. Bütün Filistinli analar yavrularını yitirseler, ya da bütün Filistinli çocuklar annesiz ve babasız kalsalar da toprağa düşen tohum bir gün yeşerecektir.
Neredesin ey aşk? Ey sevgi neredesin? Nerelerdesin ey merhamet, ey insanlık neredesin?